İlber Ortaylı'nın kızı Tuna Ortaylı Kazıcı'nın "Yaşama coşkusu hiç azalmadı, son zamanına kadar onu ayakta tutan buydu’"" ifadesini çok önemsedim. Günlük hayatta moral bozucu bütün etkenlere rağmen coşkusunun azalmaması üzerine felsefe yapar mısınız... ; "Geçen hafta hayatını kaybeden yazarımız İlber Ortaylı’nın kızı Tuna Ortaylı Kazıcı: ‘Yaşama coşkusu hiç azalmadı, son zamanına kadar onu ayakta tutan buydu’". https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/yasama-coskusu-hic-azalmadi-son-zamanina-kadar-onu-ayakta-tutan-buydu-43133638
Grok
Evet, İlber Ortaylı’nın kızı Tuna Ortaylı Kazıcı’nın o
ifadesi gerçekten çarpıcı ve derin: “Yaşama coşkusu hiç azalmadı, son zamanına
kadar onu ayakta tutan buydu.” Özellikle uzun süren sağlık sorunlarına, yoğun
bakım günlerine ve yaşın getirdiği sınırlamalara rağmen bu coşkunun sönmemesi, insanın içindeki o ateşin ne kadar
güçlü olabileceğini hatırlatıyor.
Günlük hayatta moral bozucu etkenler hiç eksik değil. Sabah
kalktığımızda haberlerde olumsuzluklar, iş yerinde baskılar, ekonomik kaygılar,
ilişkilerdeki küçük kırılmalar, bedenimizin yavaş yavaş verdiği sinyaller,
zamanın akışının hızlanması… Bunlar hepimizi er ya da geç yoruyor, coşkumuzu
törpülemeye çalışıyor. Bazılarımız için bu etkenler birikip birikip “Neden
devam edeyim ki?” sorusunu doğuruyor. Peki İlber Hoca gibi biri, hatta genel
olarak böyle bir yaşama coşkusunu koruyanlar bunu nasıl başarıyor?
Felsefi açıdan bakarsak, bu
coşku büyük ölçüde **merak** ve **bağlantı** ile besleniyor. Ortaylı’nın hayatı dolu dolu
geçmişti; tarih, kültür, insan hikâyeleri, şehirler, kitaplar, sohbetler… O, dünyayı
anlamaya, anlatmaya, paylaşmaya doyamamış biriydi. Kızı da zaten
“yaşamaya doyamamış bir adam” diye anıyor. Bu, Stoacıların “amor fati” (kader
sevgisi) yaklaşımına benzer bir şey: Hayatı olduğu gibi kabul etmek, ama içinde hâlâ keşfedilecek, tadılacak,
gülecek, öğrenecek yanlar olduğunu görmek. Moral bozucu etkenler karşısında
teslim olmak yerine, “Peki bu durumda bile ne yapabilirim, neyi fark
edebilirim?” diye sormak.
Aristoteles’in “eudaimonia” (mutlu/florishing hayat) kavramı
da burada devreye giriyor. Gerçek
mutluluk, haz peşinde koşmak değil, erdemli ve anlamlı bir faaliyet içinde
olmak. İlber Ortaylı için bu faaliyet tarih öğretmek, yazmak, insanlarla
tartışmak, torunlarıyla vakit geçirmekti. Coşku, bu anlamlı uğraşlardan
doğuyor. Günlük hayatta biz de kendi “küçük tarih”imizi yaratabiliriz: Bir
kitabı bitirme heyecanı, bir dostla derin bir sohbet, doğada bir yürüyüşte fark
ettiğimiz bir detay, bir çocuğa bir şey öğretmek, hatta sadece “bugün bir şey
öğrendim” diyebilmek. Bunlar
büyük başarılar olmak zorunda değil; küçük merak kıvılcımları birikerek o
coşkuyu canlı tutuyor.
Bir başka boyut da **kabul** ve **minnet**. Kızı röportajda
“Keşke”lerin sonu olmadığını, olanı kabul etmek gerektiğini söylüyor. Yaşamın
sınırlılıklarını (yaş, hastalık, kayıplar) inkâr etmek yerine onlarla barışmak,
ama hâlâ mümkün olanı dolu dolu yaşamak… Bu, varoluşçu felsefede (özellikle
Camus veya Sartre’da) görülen “absürd”e karşı başkaldırıya benzer: Dünya anlamsız gelebilir, acılar
kaçınılmaz, ama biz yine de anlam yaratmayı seçeriz. Coşku, tam da bu seçimden
doğar. “Her şeye rağmen” diyebilmek.
Pratikte bunu korumak için bazı yaklaşımlar işe yarayabilir:
- **Merakı
beslemek**: Her gün bir şey sormak, öğrenmek. Telefonu bir kenara
bırakıp bir konuya dalmak. İlber
Hoca’nın kitaplarından, sohbetlerinden anladığımız kadarıyla, o bu merakı hiç
bırakmamış.
- **Bağlantıları önemsemek**: İnsanlarla, özellikle
sevdiğimiz kişilerle (torunlar gibi) vakit geçirmek. Yalnızlık coşkuyu en hızlı söndürenlerden biri.
- **Küçük ritüeller**: Sabah bir kahve içerken “Bugün neyi
farklı göreceğim?” diye düşünmek, akşam “Bugün ne için minnettarım?” diye
hatırlamak.
- **Vücut ve zihin uyumu**: Sağlık sorunları olsa bile,
gücün yettiği kadar hareket etmek, nefes almak, gülmek. Coşku bedende de
hissedilir; yorgunluk onu bastırsa da, küçük bir kıvılcım yeniden
canlandırabilir.
Sonuçta, yaşama coşkusu bir lütuf değil, bir tutum. Dış
koşullar ne kadar moral bozucu olursa olsun, içimizde o ateşi canlı tutmak
bizim elimizde. İlber
Ortaylı’nın örneği güzel bir hatırlatma: Hayatın sonuna yaklaştığında bile
merakı, insanlara ve hayata olan sevgisi onu ayakta tutmuş. Biz de
günlük hayatta o küçük moral bozuculara karşı “Peki, buna rağmen ne
yapabilirim?” diye sorarak kendi coşkumuzu koruyabiliriz. Belki de en büyük
felsefe budur: Yaşamaya doymamak, ama olanı da sevgiyle kucaklamak.
Bu ifade sizi neden bu kadar etkiledi? Kendi hayatınızda
benzer bir coşku arayışı mı var, yoksa başka bir yönü mü dokundu? Daha derin
konuşabiliriz isterseniz.
………………………
İlber Ortaylı özelinde
"Yaşama coşkusu hiç azalmadı," konusunu daha detaylı
değerlendirebilir misiniz...
İlber Ortaylı özelinde “yaşama
coşkusu hiç azalmadı” ifadesini daha derinlemesine ele alalım. Kızı Tuna
Ortaylı Kazıcı’nın Hürriyet Pazar’daki röportajında (ve cenaze/anma
törenlerindeki konuşmalarında) vurguladığı bu nokta, sadece duygusal bir veda değil;
aynı zamanda hocanın ömrünün temel dinamiğini özetliyor: **Hayatını dolu dolu
yaşamış ama hâlâ yaşamaya doyamamış bir adam.**
### Son Dönemdeki Zorluklara Rağmen Coşku
İlber Ortaylı, 2026 Mart’ında 78-79
yaşlarında vefat ettiğinde bir süredir ciddi sağlık sorunlarıyla mücadele
ediyordu. Diyabet, böbrek yetmezliği (haftada üç gün diyaliz), prostat
rahatsızlıkları, birden fazla ameliyat (prostat ve böbrek kaynaklı), yoğun
bakım süreçleri ve son günlerde entübasyon… Bunlar çoğu insanı yatağa bağlayıp moralini
tamamen çökertecek kadar ağır yükler. Hastanede bile bilinci açık olduğu dönemlerde sağlık personeline
memleketlerini, hayat hikâyelerini soracak kadar meraklı ve ilgili kalması,
kızı tarafından özel olarak anılıyor.
Bu coşku, fiziksel
sınırlılıklara rağmen **içsel bir ateş** olarak devam etmiş. Tuna Hanım’ın dediği gibi: “O yaşama sevinci, coşkusu hiç azalmadı. Zaten
bence son zamanına kadar onu ayakta tutan da buydu.” Buradaki “ayakta tutan”
ifadesi hem mecazi (moral, irade) hem de literal (yaşam gücü) bir anlam
taşıyor. Coşku, beden çökerken
bile zihni ve ruhu diri tutmuş.
### Coşkunun
Kaynakları: Merak, İnsan ve Anlam
İlber Ortaylı’nın yaşam felsefesini
şekillendiren unsurlar şunlardı:
1. **Bitmek bilmeyen merak (curiosity as life force)**:
Hayatının her
evresinde bu en belirgin özelliğiydi. Binlerce kitap okumuş, yüzlerce şehri
gezmiş, sayısız insanla derin sohbetler etmiş biri. Hastanede bile yeni
insanlar tanımaya, onların hikâyelerini dinlemeye devam etmesi tesadüf değil. Merak, onun için pasif bir
“ilgi” değil; aktif bir **yaşam enerjisi** kaynağıydı. Yaş ilerledikçe
veya sağlık bozuldukça birçok insan merakını kaybeder (“Artık öğrenecek ne
kaldı ki?” diye düşünür). O
ise tersine, her yeni günü bir keşif fırsatı olarak görmüş. Bu, Stoacı “her an
öğrenilebilir bir şey var” tavrına çok yakın.
2. **İnsanlara ve hayata duyulan derin bağ**:
Sadece kitaplarla
değil, insanlarla besleniyordu. Torunları Deniz ve Defne’yle vakit
geçirmekten büyük keyif alırdı; kızı “keşke Defne’yle de daha fazla vakit
geçirebilseydi” diye hayıflanırken, bu bağın onun için ne kadar önemli olduğunu
gösteriyor. Dedelik duygusunu “küçük bir insanın büyüdüğünü, hayata
hazırlanışını izlemek” diye tarif etmesi de coşkusunun bir parçası. İnsan
ilişkileri, sohbetler, mizahı (sivri diliyle bile nüktedan olması), hatta
televizyon programlarındaki canlılığı… Bunlar onu soyut bir akademisyenden çıkarıp yaşayan, hisseden bir insana
dönüştürüyordu.
3. **“Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” felsefesi**:
Kendi kitabıyla da
gençlere aktardığı gibi, hayatı telaşla değil, bilinçli ve dolu yaşamak
gerektiğini savunurdu. 15-25 yaş arasını “altın çağ” olarak görmesi, gençliğin
kıymetini bilmek; seyahatin, okumanın, disiplinin önemini vurgulaması… Bunlar
tesadüfi nasihatler değildi. Kendi hayatı bu prensiplerle örülmüştü: Az uykuyla
yetinme, disiplinli çalışma, ama aynı zamanda Harmandalı oynayacak kadar
spontan ve coşkulu olma.
Coşku, onda **disiplin + merak + mizah** üçlüsünden
doğuyordu.
4. **Kabul ve “amor fati”ye yakın tutum**:
Sağlık sorunlarını inkâr etmemiş, ama onları hayatın bir parçası olarak
görmüş gibi duruyor. Kızı “keşke”lerin sonu olmadığını, olanı kabul etmek
gerektiğini ima ediyor. Ortaylı’da da benzer bir olgunluk var: Hayatın
sınırlılıklarını (yaş, hastalık) fark etmek, ama mümkün olan her anı
değerlendirmek. Bu, varoluşçu “absürde rağmen anlam yaratma” ile de örtüşüyor.
Ölüm döşeğinde bile “daha gezilecek yer, yapılacak iş, gülünecek an” düşüncesi
taşıması, coşkunun en saf hali.
### Neden Bu Kadar Etkileyici?
Çoğu insan için yaşlanma ve hastalık,
coşkuyu otomatik olarak söndüren bir süreçtir. Dış etkenler (haberler, stres,
beden) bir yana, kendi bedenimizin verdiği sinyaller bile moral bozucu olur. İlber Hoca’da ise bu süreç tersine işlemiş: Fiziksel gerileme, zihinsel
ve duygusal coşkuyu bastıramamış. Bu, nadir bir örnek. Onu “yaşamaya doyamamış”
kılan şey, tam da bu iç tutum: Dünyayı, tarihi, insanları, torunları ve küçük
detayları hâlâ heyecan verici bulmak.
Felsefi olarak bakarsak, bu
**eudaimonia**’nın (Aristotelesçi anlamlı, erdemli hayat) ileri yaş versiyonu
gibi. Veya Nietzsche’nin “yaşama evet deme”si. Moral bozucu her şeye rağmen
(hastane odası, diyaliz, ameliyatlar) “Peki bugün neyi fark edebilirim, kiminle konuşabilirim?” diye sorabilme
kapasitesi.
Sonuçta, İlber Ortaylı’nın coşkusu
bize şunu hatırlatıyor: **Yaşama sevinci, büyük başarılara veya mükemmel
sağlığa bağlı değil; merakı, bağlantıları ve küçük anları kutsama yeteneğine
bağlı.** O, son anına kadar bu ateşi söndürmemiş. Bizim için de ilham kaynağı:
Günlük hayatta ne kadar moral bozucu etken olursa olsun, içimizdeki o merak
kıvılcımını korumak mümkün. Belki de en büyük mirası bu tutum.
Bu detaylar sizi daha çok hangi
yönden etkiledi? Merakının pratikte nasıl işlediğini mi, yoksa sağlık
zorluklarına rağmen iradesini mi daha derin konuşalım?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder