19 Temmuz 2024 Cuma

Yahya Kemal’in Kaleminden Rumeli Türklerinin Kimi Vasıfları Konulu Alıntılar

 

Yahya Kemal’in Kaleminden Rumeli Türklerinin 

Kimi Vasıfları Konulu Alıntılar


Yahya Kemal’in kaleminden nanası Fatma Hanım;

·         “Sevgiden, vefadan merhametten iyilikten yaratılmış ilâhî bir mahlûktu.”

·         “Sinirlenmek, darılmak, kin taşımak ne olduğunu bilmezdi. Ömründe kimseye bir defa dürüşt bir söz söylememişti”

·         “Tabiatın hangi nadir madeninden yaratılmıştı? Bunu bütün hayatımda düşüneceğim.”[iii]”

Yahya Kemal’in dadının eşi olan lala hakkında yazdıkları;

·         “(…) Hâl ve şânı tıpkı onlar gibiydi. Vakurdu. Yüksek bir izzet-i nefis sahibiydi. İliklerine kadar sâdıktı. Herkesin nazarında muhteremdi.”

 .......................................

Aşağıdaki metnin yer aldığı makale:

Mehmet Samsakçı: Rumeli Türkleri Ve Yahya Kemal. https://www.kosovaport.com/rumeli-turkleri-ve-yahya-kemal/

……………………………………………………

(…) “Bu yüzden biz başlığımıza sadık kalarak şairimizin zihnindeki ve ruhundaki Rumeli Türk’üne dönelim. Bu Rumeli Türk’ünün portresi ise şairin hatıralarında adlarını, şahsiyetlerini zikrettiği, nihayet kendi çocukluğu ve ruhundaki yerlerini anlattığı kişilerde saklıdır. Bu kişilerden en önemlileri annesinin dadısı Fatma Hanım (Nana), dadısının kocası olan lalası Ali Zaim, evin hizmetlilerinden Deli Ahmed, Uşak Hüseyin ve dadısı Zeynep’tir. Bu kişileri Yahya Kemal, yalnız çocukluğunun renkli figürleri olarak değil, aynı zamanda Rumeli Türklüğünün birer örnekleri olarak almakta, anlatmaktadır.

Hatıralarda Fatma Hanım portesi şöyle çizilir:

Sevgiden, vefadan merhametten iyilikten yaratılmış ilâhî bir mahlûktu. Son derece huysuz olan büyük validemin muhitinde yüksek insanlığın emsalsiz bir numunesi olarak yaşıyordu. Sinirlenmek, darılmak, kin taşımak ne olduğunu bilmezdi. Ömründe kimseye bir defa dürüşt bir söz söylememişti……….

            Yeryüzünde onu tanımasaydım insanlık hakkında bedbin bir fikir taşıyarak hayattan geçecektim…… Nanamı tanımasaydım Ernest Renan’ın naklettiği Hazret-i İsa’yı ve Balzac’ın tasvir ettiği Baba Gorio’yu iyi anlamazdım. Tabiatın hangi nadir madeninden yaratılmıştı? Bunu bütün hayatımda düşüneceğim.”[iii]

Bu dadının eşi olan lala ise, vakur, ağır, heybetli Rumeli Türkünün bir timsali Ali Zaîm’dir:

Nanamın kocası Ali Zaim, ikiyüz sene evvelki konaklarda selâmlığa ve hareme hükmeden kâhyalardan biriydi. Hâl ve şânı tıpkı onlar gibiydi. Vakurdu. Yüksek bir izzet-i nefis sahibiydi. İliklerine kadar sâdıktı. Herkesin nazarında muhteremdi. Kıyafetçe heybetli idi. İyi işlenmiş, mavi çakşır ve mavi cepken giyerdi. Geniş, lâhur kuşak sarınırdı. Boynundan asılmış gümüş bir köstek taşırdı….” (a.g.e., s. 11-12.)

Bir diğer portre, şairimizi Vardar Nehri’nde boğulmaktan kurtaran Deli Ahmed:

Deli Ahmed, iriyarı, uzun boylu, sarışın bir Türktü. Tuna ve Morava boylarından muhaceretin hızı ile Vardar boylarına dökülmüş fütühat bakiyesinden bir adamdı. Bir muhacirdi. Cüssesi, yürüyüşü, çatılmış kaşları, çenesinden aşağı sarkan munis ve sarı bıyıkları, gözlerimi örten kaşları, açık göğsü, kabadayı tavrı, gür sesi, hasılı her farikası eski Osmanlı devrinden olduğunu hatırlatırdı. Cedlerimizin “deli” lâkabını kimlere verdiklerini onun şahsında tanımıştı. Deli Ahmed zeki ve hoş bir adamdı, yalnız rind ve derya-dildi. Yüksek sesle ve hiddetli gibi görüşürdü. Bunun için sevimli telâkki edilirdi.

            ………

            Deli Ahmed benim gözümle gördüğüm son yeniçeri idi.” (a.g.e., s. 14-16)

Yahya Kemal’in hatıralarında daha geniş ve nostaljiyle çizilen bu portreler, şairimizin çocukluğunun yarı gerçek, yarı masalsı kahramanlarıdır ki insanlar konusunda yaşı ilerledikçe ve tecrübesi arttıkça kötümser olan Yahya Kemal’e insanlık konusunda sıcak hisler duyuracaklardır.

Rumeli ve Üsküp’ün Yahya Kemal’in şahsiyetindeki yeri nedir?

Hocam Prof. Dr. Kâzım Yetiş’e göre şairin his, fikir ve zevkini üç ana unsur teşkil eder: Bunlar mümin ve mutekit anne Nakiye Hanım, Türk ve Müslüman Üsküp ve bir ilim ve sanat merkezi olan ve bütün büyüsüyle Yahya Kemal’de derin izler bırakan Paris’tir. Bunlardan ilk ikisi üzerinde  – konumuzla alâkası bakımından – kısaca durmak isterim.

Şairin ilk terbiyesi annesinden gelir. Çok hisli, imanlı, hassas bir kadın olan Nakiye Hanım’dan şair, dini, milliyeti, vefayı, muhabbeti öğrenmiştir. Oğluna “Dünyada yalnız iki kişiyi sev, Peygamber Efendimiz’i, bir de Sultan Murad’ı” diyen, yine Hocam’a göre farkında olarak veya olmayarak oğluna birbirinden ayrılamayacak iki mefhumu (din ve devlet) tanıtan ve sevdiren bir Türk annesidir o. Yahya Kemal Kur’an-ı Kerim ve Muhammediye’yi ilk defa annesinden dinlemiş, Ramazan akşamları ölülere Yasin-i Şerif okuma alışkanlığını yine ondan edinmiştir.

Şairin yıllar sonra “Kaybolan Şehir” başlıklı şiiriyle hatırlayacağı, taçlandıracağı Üsküp’se dergâhları, camileri, türbeleri, ezan sesleri (ki şairi Paris’te en yabancı ve Türk’e uzak ideolojilerden koruyacaktır), asırların zevk, şecaat ve terbiye imbiğinden süzülmüş bir beldedir. Nihad Sami Banarlı’ya anlattığı hatıralarında şair, şehir için şunları söylüyor:

O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Minarelerde ezan başladığı zaman evimizde ruhânî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında da böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabed sükûnu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları İsm-i Celâl’le kımıldardı. 1300 sene evvel Hazret-i Muhammed’in Bilâl-i Habeşî’den dinlediği ezan, asırlarca sonra bizim semamızda hem dinî hem millî bir musiki olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen ledünnî bir sesle olduğunu hissederdim.

            Lâkin bu sesler beni bütün ömrümce bırakmış değildir.

            ……………….. 

            “Ben ailece Üsküp’lü değilim, Niş’liyim. Fakat Üsküp’te doğduğum için iftihar ederim. Çünkü Üsküp, Rumeli’de Türklüğün tekâsüf ettiği yerdir. O kadar Türk’tür ki her taşında milliyetimizin ruhu şekillenir.”[iv]

Bir başka yerde ise Üsküp’ü şu satırlarla hatırlar Yahya Kemal:

Bu şehir Fatih devrinin ruhanî bir mezarlığıydı. Her köşesinde bir evliya yatardı. Halkı rivayet ederdi ki ya Bağdat’ta bir evliya fazla imiş, yahud da Üsküp’te, ulemâ henüz bu bahsi halledememiş. Lâkin Üsküp’ün evliyâları hep cengâverdirler. Türbelerinin duvarlarında bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır ve büyük paslı kılıçlar, kalkanlar, zincirler asılı dururdu…[v]

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder